Öncesiz, Adem, Şeytan, Ben ve Sonsuz.

Cennetin kopyasını oluşturmak için evrene gönderilen toz ve gazdan oluşan sistem, kütle çekimi ile içine doğru çöktü. İçinden alev alev yanan bir disk oluştu. Bu disk hızla dönmeye başlayarak etrafındaki maddeleri kendine çekmeye ve hidrojen, helyum gibi ağır elementleri püskürtmeye başladı. Ağır elementler devasa gaz kürelerini; arta kalan materyaller birleşerek kaya kürelerini oluşturmaya başladı. “Annee!”, diye bağıran gür bir kadın sesi yankılandı.

Meral ile Özge dolmuşa binip orta üçlüye yerleşti. Özge cüzdanından parayı çıkarıp şoföre doğru uzattı. Şoför sıcak bir ses tonu ile “sizin paranız bu dolmuşta geçmez” dedi. Kızlar şaşkınlıkla önce birbirlerine sonra geriye dönmüş onlara gülümseyen şoföre baktılar.

Meral anımsar gibi “Kaya! Sen misin”, dedi. Kaya hemen tanınmış olmanın verdiği gururla başını evet anlamında salladı. Dikkatli bakınca Özge de tanıdı ilkokul arkadaşı Kaya’yı. “Aaa! Kaya nasılsın?! Siz nereden tanışıyorsunuz”, dedi. Kaya gülümsemesini iyice yayarak “Sen ilkokuldan, Özge de liseden sınıf arkadaşım”, dedi. Okuldan, hayattan, bahsettiler biraz; aileler hatırlandı, selamlar söylendi. Değnekçinin sesi duyuldu “Devam et Kaya !” Havalı kapıyı kapadı, vitesi geçirip gaza bastı. “Şantiye ne kadar?, SSK nın oradan geçer mi?, Parasını uzatamayan var mı?” Dolmuş hengamesi başlamıştı. İnenler, binenler, “Müsait yerde” konuşmaları arasında Kaya işine dönmüş kızlar da kendi içlerinde sohbete dalmışlardı.

“Bu Kaya çok iyi çocuktur, çok severim ben. Lisede en büyük hayali minibüs şoförü olmaktı. Dalga geçerdik öyle hayal mi olur diye”. Gülüştüler. Meral, Facebook dan Kaya yı buldu. “Evliymiş, bir kızı var. Karısı da çok güzelmiş kız, Allah mesut etsin. Kaya ilkokulda da minibüs şoförü olacağım derdi. Sıranın bacağına gaz gibi basar, bir yandan da rınn! rınnn! diye sesler çıkarırdı”. Kaya hayallerinin mesleğine kavuşmuştu. Bir şeyi çok istersen oluyor muydu gerçekten. Dolmuş şoförlüğünü istediği kadar astronot olmayı isteseydi, bugünlerde NASA da çalışıyor olur muydu? O istediğini almış gibiydi; mutlu, huzurlu görünüyordu. Kızlar ise halen hayallerindeki işi bulup bulmadıklarından emin değillerdi. En yükseğe koymayacaksın hedefini. Kaya gibi en yakına koyacaksın. Hemen ulaşıp mutlu olacaksın! Hayat sandığımızdan daha basitti belki de!

Kin, öfke, kıskançlık, düşmanlık, ihtiras, açlık, cinsiyet, acı, susuzluk, hastalık, uykusuzluk, zayıflık, bitkinlik, fakirlik, yetersizlik, şişmanlık gibi duyguların olmadığı Yaradanın cennetinde sonsuz huzur sürüp gitmektedir. Sonsuz yaşamın, saf, gerçek ışığı ve sevgisi içinde tüm yaratılanlar kutsal ve kutlu olarak Yaradanın sıfatında birlikteydiler. Tüm Yaratılanlar saf, temiz, parlak, özgürdü. Güneş parlıyordu sürekli, mevsim hep bahardı. Herkes bilinci seviyesinde anlıyordu yaşamı. Kimi akla hayale bile gelmeyecek meyve ağaçları, pırıl pırıl sular akarken sonsuz mavilik ve yeşilliklerin içinde görüyordu kendini; kimi zaten görüp hissedilenlerin hepsiydi. Melekler ve Cinler sabah akşam sonsuz bir huzur içinde Yaradana ibadet ediyorlardı. Hepsi saf, temiz, özgürdü. Herkes hem her şeydi, hem hiçti. “Anneee!”sesiyle irkilip dönüp birbirlerine baktı cennet sakinleri.

Dünya ilk yaratıldığında su bulunmayan kaya parçasıydı. Meydana gelen çeşitli reaksiyonlarla yüzeye sızan kimyasal maddeler yüzeyde suyu, atmosferde çeşitli gazları oluşturmaya başladı. Bir milyar yaşına geldiğinde dünya denizleri artık organik bileşikler bakımından zengin ilkel bir çorba kıvamındaydı. Amino asitler, DNA oluşumu, proteinler derken bakteriler oluşmuştu. Bundan sonra 2 milyar yıl daha geçti. “Annee!”.

“Bu çocuklar kitap okumuyor azizim. Akılları fikirleri bilgisayar oyunlarında. Bizim zamanımızda böyle miydi? Ben İlkokulu bitirdiğimde o zaman ki Milliyet Çocuk serisindeki onlarca kitabın, Kemalettin Tuğcu kitaplarının hepsini okumuştum”, diye söylenip duruyordu Rıfat birasını yudumlarken. Ağzına fıstıkları dolduran Melih gülerek; “Aman bana Kemalettin Tuğcu deme, hayatımın katilidir o”

Melih çocukluğundan beri okumayı çok sever, eline ne geçerse okurdu. Çocukluğunda Kemalettin Tuğcu’nun hayranıydı. Romanlarını bir çırpıda okur, günlerce etkisinden kurtulmazdı. Kemalettin Tuğcu’nun çocuk kahramanlarının hep anneleri hasta oluyordu, babaları terk ediyordu. Çok sevdiği dedeleri veya ninelerinden ya yollar ya ölüm yüzünden ayrı kalmak zorunda kalıyordu. Ama çocuk kahramanlar azimle, inançla, hırsla çalışıp anne babasını birleştiriyor, hasta annesini tedavi ettiriyordu. Dedesini, ninesini geri getirtiyordu. Tamam mutluluğa kavuştular derken mutlaka bir aksilik oluyor, büyüklerden biri ölü veriyordu. O kadar çok etkilenmiş ve özenmişti ki Kemalettin Tuğcu’nun çocuk kahramanlarına, onların başına ne geldiyse kendi başına da aynı felaketler gelmişti. Çocukluğunda ayrılığa, hüzne, zorla elde edilen başarıya değilde mutluluğa, neşeye, zenginliğe özenip isteseydi; hayatı çok daha huzurlu geçerdi belki de. “Ah be ! Kemalettin Tuğcu çocukluğumun katilisin benim” diye geçirdi içinden. Kahkahalar ile gülerek kadehini kaldırdı havaya. “Kolayca ve kendinden gelen sevgiye, mutluluğa, zenginliğe. Şerefe!”

Dünya 3 milyarıncı yaşını mantarlarla kutluyordu. Bitkiler, deniz canlıları ve sonrasında kara bitkileri, sürüngenler, kuşlar, memelilere gidecek temel taş yaratılmış oluyordu. Dünya oksijenine kavuşmaya başlamıştı aynı yaşlarda. Denizde başlayan yaşam karaya ayak basıyordu. Kurbağaların , semanderlerin dedeleri artık karada da yaşar hale gelmişlerdi. İçlerinden bir grup su ile ilişkilerini keserek Memeli hayvanlara dönüşmeye başladılar.

İki banka müdüresi arkadaş şubelerinden çıkıp buluşmuş, tek araba davete gidiyorlardı. Nazlı bir yandan arabayı kullanırken bir yandan dikiz aynasında rujunu tazeliyordu. Yan koltukta oturan Serap ayak ayak üstüne atmış koca çantasının içinde parfüm şişesini arıyordu. Araba hızla yolu kesen tren raylarının üzerinden geçince her ikisi de ileri geri, sağa sola sallandı. Serap, ihtiras dolu “Ahh!” ile inledi. Nazlı panikle ona baktı. “Yok Bir şey. Bacak bacak üstüne attığımdan kukuma baskı oldu galiba, birden içim çekildi” dedi Serap. Kahkahalar atmaya başladılar. Serap biraz utanmıştı aslında ama boş bulunmuştu. Sevmezdi cinsiyet içeren konuşmaları, esprileri. Giyimi kuşamı son derece şık ve kadınlığını öne çıkaran tarzdaydı ama muhafazakar sayılırdı. Arkadaşlarının kız kıza toplantılarında birbirlerinin göğüslerine, kukularına bakmalarından; kocaları ile yatak ilişkilerini anlatmalarından; kendilerine asılan erkeklere gösterip vermeyerek nasıl deli ettiklerinden bahsetmeleri sırasında alı al, moru mor olur, sessizce sohbetin geçmesini beklerdi. Hele bazı arkadaşlarının evlilik dışı ilişkilerini anlatması onu zıvanadan çıkarırdı.

Ortamı değiştirmek için Nazlı ya döndü ; “Senin sapık müşterinde gelir bak şimdi. Sakın bizim masamıza oturmasına izin verme. Rezil adam açık açık asılıyor sana. Sen de mavi boncuk veriyorsun adama. İkinizde evli barklı insanlarsınız ayıp, günah. Ne buluyorsun bu adamda. Adı neydi onun? Ha ! Yılmaz. Ukala, kendini beğenmiş, züppe, zenginim kasıntısında bir adam. Nasıl tahammül edebiliyorsun anlayamıyorum”. Nazlı bozulsa da arkadaşını kırmak istemediğinden gülümsedi. “Öyle deme kız. Çok iyi bir insan. Kocamdan görmediğim nezaketi, ilgiyi gösteriyor bana. Aslında vermek lazım bu herife ama kocama yapamam. Bu adamın nezaketinin yarısı aşık olduğum kocamda olsa, taparım ona. Sanki senin kocan çok mu farklı. Aynı ayılar, aynı ayılar. Sen hiç hoşlanmadın mı başka birinden? Serap gözlerinden ateş fışkırtan bir bakışla kanını dondurdu Nazlı’ın. “Saçmala Allah aşkına.”

Nazlı oturduğu kafede birasını yudumlarken; karşıdan ona doğru el ele yürümekte olan Yılmaz ile Serap’ı görünce altı yıl önceki tüm bu anılar gözünde canlanıvermişti. Ta o zamanlardan Serap’ın bir sevgili varmış meğerse. Muhafazakar aile kadını Serap yıllarca sevgilisi ile bir başka hayat yaşamış. Yılmaz ile yakınlaşan Serap sürümcemeli sevgilisini de, eşini de bırakıp bir zamanlar çok kızdığı Yılmaz ile yaşamaya başlamıştı. Evli bile değillerdi. Yaşam ilginçti. Hiçbir zaman kesin konuşmayacaksın. “Marjinal olan da benim diye” geçirdi içinden. O sırada Serap ile Yılmaz onu görmüşler gülümseyerek el sallıyordu. Bira kadehini onlara doğru kaldırıp gülümsedi. “Şerefe!”.

Dünya neredeyse dört milyarıncı yaşını kutlamaya hazırlanırken memelilerin bir grubu iki ayakları üzerine dikilmeye ve kuyruklarını kaybetmeye başlamışlardı. Primatların gitgide beyin ve beden ölçüleri büyümeye başlamıştı. Denizden sonra havada, karada çeşitli bitki, böcek, kuş, sürüngen, primatlarla dolup taşıyordu.

Bir süre daha geçtikten sonra Maymunlardan ayrılan bir grup Homo Erectus’a dönüştü. Dünya 4,5 milyarıncı yaşının başlangıcına geldiğinde Alemin Kralı da ilk adımını dünyaya atmıştı. Kuyrukları yoktu, dik yürüyorlardı, beyinleri o zamana kadar yaratılanların içinde en büyüğüydü. Dişleri ise atalarından kalma çok büyük ve keskindi.

Yaradan cenneti için Adem’i yaratmaya karar verdi. Dünyadan bulamaç gibi çamur parçasını aldı, şekil verdi ve içine üfledi. Adem yalnız kalmasın diye Havva’yı yarattı. Gerçek ile illüzyon, siyah ile beyaz belirgin olsun diye Meleklere ve Cinlere “Adem’e ibadet edin” diye buyurdu. Kendi nurundan yaratılmıştı Melekler. Onlara Adem’e secde edin diyordu. Hakikatin bilincinde olan Melekler hemen secde ettiler. Herkes aynıydı hakikatte, herkes bir. Bilinç seviyesine göre kavrayabildikleri çeşitliydi. Meleklerin biri karşı gelip secde etmedi. Yaradan cennetlerinden kovdu Şeytan isimli meleği. “Çık Krallığımdan !”. Şeytan haykırdı; “Annee!”

Eski bölge müdürü Harun’u ziyarete gitmişti Murat. Çaylar içildi, havadan sudan, eski anılardan konuşuldu. “Artık Şaşırtıcı Soluklanma Teknikleri Uzmanıyım” dedi Murat. “İnanamazsınız bu spiritüel yaklaşımda resmen kendimi buldum. Eskiden ne kadar ümitsiz durumdaymışım. Hayatı sorgulamayı bıraktım, insanları eleştirmeyi bıraktım, başta kendim herkesi affettim. Aslında bizi kızdıran, bizi kıran her şey, herkes bizim aynamız. Kızdığımız, küstüğümüz, eleştirdiğimiz biziz aslında. Şeytan biziz. Seanslarımıza gelseniz Harun bey, vallahi yeniden doğacaksınız. İllüzyonlardan kurtulalım, tüm yaşadıklarımız bir illüzyon. Uyanış zamanı geldi aslında. Bakın herkes uyanışın peşinde. Bana sağ olsun Gülşah hanım yol gösterici oldu. Hindistan da bulmuş gerçeği. Son yirmi yılda, elli bin kitap okumuş, inanılmaz bilgili birisi.”

Harun çayından bir yudum alıp “Elli bin kitap fazla abartılı değil mi ?” deyip gülümsedi. “Olur mu Harun bey!? Adam nasıl kitap okuduğunu açık açık anlattı bize.” Üstelemedi Harun. Yanlış hatırlamıyorsa en çok kitap okuma rekoru da yılda 600 kitap civarındaydı. Uzatmanın anlamı yoktu. Şeyh uçmaz, müritleri uçurur diye boşuna dememişler diye geçirdi içinden. İnanmıştı Murat. Bankacılıkta bu kadar inançlı olsaydı Genel Müdür olurdu.

Sarılıp öpüştüler, Murat bölge müdürünün odasından çıktı. Diğer bölge çalışanları ile el sıkışıp tam bölgeden ayrılacakken bölge müdürlüğünün kapısından müdür arkadaşı Tarık’ın girdiğini gördü. İkisinin de mutlulukla, sevgiyle parladı gözleri. Hasretle sarıldılar birbirlerine. Murat bankadan ayrıldığından beri görüşmemişlerdi. Eşlerden, işlerden konuştular. Tarık heyecanla atıldı “Olum baba oluyorum baba ! Karım üç aylık hamile.” İki arkadaş sevinçle bir daha sarıldılar.

Tarık ile eşinin yıllardır uğraşmalarına rağmen çocukları olmuyordu. Çok istiyorlar, olmadığı içinde çok üzülüyorlardı. Tarık, o karmaşa içinde birden içkiyi, gece takılmalarını bırakıp bir tarikata girmişti. Nur yüzlü, çok bilgili olduğunu söylediği bir şeyh edinmişti. Şeyhi “ Her şerde bir hayır vardır evlat. Çocuğunun olmaması demek ki sizin için daha hayırlı” dediğinden beri de herhangi bir tedaviyi uygulamıyorlardı.

“Ee! Nasıl oldu kardeşim ya” dedi Murat sımsıkı elini tutarak arkadaşının. “Vallahi bizim şeyh bir gün dergaha çağırdı beni. Gelirken elma getir demişti. Sonra elmalardan birini alıp uzun uzun okudu, üfledi, okudu, üfledi. Sonra elmayı koçanı ile birlikte ziyan etmeden eşimle yarı yarıya yememizi, hemen o gece ilişkiye girmemizi istedi. O gece dediklerini bir bir yaptık. O gece hamile kalmış karım.” Tekrar sarıldı iki arkadaş birbirine. Şeyh uçmaz, Mürit uçurur diye boşuna demezler diye geçirdi içinden Murat. Bozmadı arkadaşını. Genetik mirasında vardı şeyhe inanmak. Babası, dedesi, dedesinin dedesi inanmıştı. Şeyh elmayı uzatırsa yiyeceksin.

Adem ile Havva cennetin içindeki sonsuz huzurda yaşamaya başladılar. Şeytan ise intikam peşindeydi. Adem ile Havva’nın boş bir anını kollayıp duruyordu. “ Yaradanın size elma ağacının meyvesini yasaklamasının tek sebebi, sizin meleklerden veya ölümsüz hayata kavuşanlardan olmanızı önlemektir” diyordu. Kendisinin onların iyiliğini istediğine dair yemin üstüne yemin etti. İnandırdı onları kendine. “Gel hadi Adem! dedi, sana ölümsüzlük ağacını, zamanın geçmesiyle sona ermeyecek devlet ve saltanatı göstereyim.”

Uzanmış kitabımı okuyordum.Telefon çaldı. “Rıza kaza yaptı, vefat etti“ dedi biri. Koca bir dağ üstüme çöktü sanki. Dondum kaldım. Ah be çocuk! diye geçirdim içimden. Bu kadar içki, uykusuzluk, yorgunluk, içkili araba kullanma. En sonunda kaza yaptın işte. Yüzlerce defa uyardım seni yüzlerce. Arabayı mı çarptı!? Diyebildim. “Yok buzdolabından elektrik çarpmış” diye yanıtladı. Rıza öldü ! Beynimde, yüreğimde yankılandı. Fırladım giyinip yola çıktım. Rıza’nın lokantasına vardığımda o kadar yolu nasıl geldiğimi hatırlamıyordum.

İki metrelik boyu ile Rıza, lokantaların önü camlı büyük buzdolabının yanında boydan boya uzanmıştı. Her zaman ki muzip sırıtışı vardı suratında. El ve ayak parmakları yanık gibi siyahtı. Kardeşi ağlamaktan yorulmuş, ağabeyinin baş ucunda inler gibi oturuyordu. Buzdolabını temizliyormuş, çok titizdi rahmetli. Her tarafını iyice silmiş, dezenfekte etmiş sonra dolabın fişini takmış. İçinin biraz soğumasını beklemiş. Tam malzemeleri koyacak bir bakmış dolabın camında bir leke var. Malzemeleri kenara bırakmış bezi alıp dolabın içine uzanmış. Elektrik kaçağı yakalamış. Ne kadar orada kalmış belli değil.

Çok içerdi Rıza. “Git bir doktora. Göreceksin senin bütün kan değerlerin kötü çıkacak, bu kadar içkiye sigaraya ne akciğer dayanır ne karaciğer ne de kalp.” Her buluştuğumuzda boğardık çocuğu. Bir gün telefon etti, akşam rakı içmeye çağırdı. Dört çocukluk arkadaşı buluştuk meyhanede.

“Bugün rakılar benden, doyasıya içeceğim. Artık söylenemeyeceksiniz bana” dedi ve iki A4 kağıdını masanın ortasına bıraktı. Doktora gitmiş check up ve tüm tahlillerini yaptırmıştı. Sonuçları hepimizden çok çok daha iyiydi. Ağzına hiç sigara, içki koymayandan bile iyi. Çok keyiflendi o gece. Sürekli espriler yaptı, güldük,eğlendik. Hiçbirimiz bu kadar içme, öldürecek seni bu içki diyemedik.

Bir ay sonra elektrik çarptığı için öldü. Aptal bir eski dolap elektrik kaçırdı diye. Aslında o gün hava çok güzelmiş, gelen giden müşteri de yokmuş. Üç beş arkadaşını arayıp rakıya davet etmiş. Günlerden pazar olduğu için herkesin ailesi ile programı varmış tabi, kimse gidememiş. Rıza da can sıkıntısından temizliğe başlamış. Seni öldürecek dediğimiz içki, az kalsın o gün hayatını kurtaracakmış. Çok fazla bilgiçlik taslamayacaksın hayata. Senin istediğin gibi değil, kendi istediği gibi alıyor canını Azrail.

Adem ve Havva onlara uzatılan elmayı ısırdı. Bir anda cinsellikleri görülür oldu. Şaşırdılar. Panikle yerden buldukları yapraklarla cinsel organlarını örtmeye başladılar. Ve fark ettiler ki artık bir beden de üç kişi değillerdi. Yaradanın bedeninden ayrılmışlardı. Birbirlerinden de ayrılmışlardı. Bedenlerinin birbirlerinden çok farklı olduğunu gördüler.

Yaradan artık Adem ile Havva’yı cennetinde tutamazdı. Şeytan’ı kovmuştu. Şeytan ile birlikte hareket eden Adem’e kendi nefesinden yaratmış olsa bile ayrıcalık tanımazdı. Adem’e “Sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın. Toprak sana diken ve çalı verecek. Ekmeğini alın teri dökerek kazanacaksın.
Çünkü topraktan yaratıldın ve yine toprağa döneceksin.” dedi Yaradan. Üzüntüsü sesinden belli oluyordu. Sözcükler dişlerinin arasından isteksizce dökülüyordu.

Duşunu aldı Nilgün. Bornozunu üstüne geçirip merdivenlerden aşağı kata indi. Saat sabahın sekiziydi. Kafası karışık, gönlü allak bulaktı. Salona geçtiğinde arkadaşı Nesrin’i görünce irkildi. Nesrin tekli koltuğa oturmuş kahvesini yudumluyordu. ”Erkencisin Nesrin, uyku mu tutmadı yoksa biz mi çok gürültü yaptık?” seksi seksi gülümsedi Nilgün. Kendine bir kahve doldurup gidip Nesrin’in karşısına oturdu. Salonun penceresinden bahçedeki güller, arkasında Boğaziçi’nin sisle kaplı silüeti görünüyordu. Gece kar yağmış olmalıydı. Bahçedeki masanın, ağaçların üzerinde kar vardı.

Gülümsediler birbirlerine. ”Gece çocuklar hiç uyumadı, senin kız annemle yatacağım diye tutturdu. Zar zor ikna ettim, yanıma yatırdım. Bu sefer benim oğlan da benimle yatmak istedi. Sabaha kadar o küçük yatakta onlarla yattım. Sabah kalktığımda her tarafım tutulmuştu. Gün doğmak üzereydi, çocukların yatağına geçtim. Sizin sesleriniz gelmeye başladı. Senin inlemelerin, Tarkan’ın da böğürtüleri uyku mu kaçırdı iyice, ben de aşağı indim.” Önce gülümsediler, sonra kahkahalar atmaya başladılar. “Vallahi giriverecektim aranıza”. İnler gibi yine güldü Nesrin.

Kırk yaşındaydı Nilgün. Evleneli yedi yıl olmuştu. Yaşadığı, hüsran ile biten büyük aşktan sonra kendinden on üç yaş büyük, sekreteri olduğu iş adamıyla evlenmişti. İki yıl sonra kızları olmuştu. İlk başlarda güzel bir evlilikleri vardı. Yediği önünde yemediği arkasındaydı; yurt içi, yurt dışı gezileri, hediyeler, sürprizler.

Kocası zengin bir ailenin tek çocuğuydu. Evlendiği güne kadar her hafta başka bir şarkıcı, manken ya da sinemacıyla beraber oluyor, paparazi dergilerinden hiç düşmüyordu. Kırklı yaşlara merdiven dayadığında birden her şeyi bırakıp evlenmeye, aile sahibi olmaya karar verdi.

Çalışkan, güler yüzlü, sakin, akıllı ve halktan gelme sekreteri içini ısıtıyordu. Bir gece onu yemeğe götürdü ve evlenme teklif etti. Nilgün kabul etmedi. Derin bir aşk yarasından çıkmıştı. Yemekten sonra eve gelip odasında uzun uzun düşündü. Adamın fiziği fena değildi, çok zengindi. Ana babasına ve down sendromlu erkek kardeşine çok rahat bir hayat yaşatabilirdi. Zaten yemekte “Onları da bizim siteye alırız, kardeşine bir bakıcı tutarız. Annen babanda rahat eder” demişti. O gece evlenmeye karar verdi Nilgün ama, adama hazır olmadığı söyleyecekti. Altı, yedi ay peşinde koşturdu adamı. En sonunda pes etmiş gibi evlilik teklifine evet dedi.

Adamın ailesi gelin adayına itiraz etti. Özellikle annenin gönlünde kendi sosyete dünyalarından çok güzel, akıllı, bilgili, eğitimli gencecik kızlar vardı. Prens oğlu ise devlet okullarından mezun, yurt dışına hiç çıkmamış hatta şehir dışına sadece kasaba fakültesinde okumak için çıkmış, yabancı dili bile olmayan bir kadın seçmişti.

Sinema filmi gerçek olacak zengin oğlan, tüm aile baskılarına rağmen fakir kızı alacak, sarayına sultan yapacaktı. Nesrin aileye hızla sevdirdi kendini. Herkes ile iyi geçinen, herkesi herkesten önce düşünen politik yapısı aile kalkanlarını delmişti. Herkese verecek bir mavi boncuğu vardı Nesrin’in. Sitenin kapıcısından, fabrika genel müdürünün karısına kadar herkese verilecek bir mavi boncuk. Sadece kayın validesi her seferinde elinin tersi ile itiyordu boncukları ve içten içe bir çocukları olmadan ayrılmalarını ümit ediyordu.

Nilgün, evlendikten bir süre sonra bir çocuk sahibi olması gerektiğine karar verdi. Kocasına konuyu açtığında hiç beklemediği bir tepki ile karşılaştı. Çocuk sorumluluğu almaya hazır değildi. Nesrin için ise çocuk kendi geleceğinin garantisi olacaktı. Ayrıca küçük bir kızken bile hep kendini anne olarak hayal ederdi, seviyordu çocukları. Kocasının direnci çabuk kırıldı. Kayınvalide hafif bir çarpıntı geçirdiyse de kendini çabuk toparladı. Dokuz ay sonra kızlarını kucağına aldığında artık ailenin gelini değil ailenin yeni hanım ağası ünvanını da kazanıyordu.

“Nereden çıktı bu Tarkan!? Evliliğini, çocuğunu, hayatını nasıl böyle riske atabiliyorsun” dedi Nesrin. Tamam hoş sohbet bir adamdı Tarkan, yakışıklıydı. Sarı kıvırcık saçları, yeşil gözleri, geniş omuzları ile çekiciydi. Hele gençliğinde yakıyordu Allah bilir ortalığı diye geçirdi içinden. Artık ellili yaşlarındaydı. Nilgün’ün kocasından bile daha yaşlıydı. Kocasının iş yerlerinden birinde orta halli bir müdürdü. Evliydi ve boyu kadar iki oğlu vardı. Bir yıldır devam ediyordu ilişkileri. Kocası her iş seyahatine çıkışta, Nilgün kızı uyutuyor, Tarkan’ı eve alıyordu. İçkiler, mezeler, yemekler hazırlıyordu günler öncesinden. Her şeyi kendi eliyle yapıyordu Tarkan’ı için. Sabahlara kadar sevişiyorlardı. Tarkan’a asla hayır demek yoktu. Ne isterse emrine amede oluyordu.

Nilgün sıkıntıyla içini çekti, kahve fincanını sehpaya koydu. ”Son iki yıldır rüyamda beni terk eden sarı kıvırcık saçlı, yeşil gözlü, geniş omuzlu bir adamı görüyordum. Hemen her gece rüyama giriyordu ve beni terk ediyordu. Beni bırakıp giderken öyle acı duyuyordum ki, uyandığımda acısı devam ediyordu. Meditasyon derslerinde bu yaşadığımız hayatın ilk ve son olmadığını, tekamül edene kadar huzuru, mutluluğu bulamayacağımızı söylüyorlardı. Hocama rüyamı anlattığımda; birbirimizi bulmadan mutlu olamayacağımızı söylemişti. Kim bilir kaçıncı yaşantımızda sürekli ayrılmıştık, ayrılmıştık, ayrılmıştık.

İşte bir gün kocama bir dosya bırakmak için Tarkan eve geldi. Kapıda onu gördüğümde düşüp bayılacaktım. Rüyamdaki adam karşımda duruyordu. Kocam gelene kadar oturup sohbet ettik. Sanki doğduğumdan beri tanıyordum onu. O gün telefonlarımızı aldık. Kocamdan çekindiği için ilk başlarda çok mesafeliydi bana karşı. Ben onu cesaretlendirdim. En sonunda beraber olmaya başladık. İlk bir yıl rüya gibi geçti. Bu sefer ayrılmayacaktık, tekamülü tamamlayacaktım.

Bir yılın sonunda kendimi çok kaptırmıştım galiba, kocamın dikkatini çektim. Geliş gidişlerimi kontrol etmeye, harcamalarımı incelemeye, çok para harcıyorum diye baskı yapıp para vermemeye başladı. Haklıydı kocamla sevişemiyordum bile. Ben uzaklaştıkça kocam da evliliğimizin ilk başlarında olduğu gibi neredeyse her gün beni arzulamaya başladı.”

Sustular. Uzun uzun birbirlerini incelediler. Ben de yaşasam keşke böyle bir aşkı diye geçirdi içinden Nesrin. Kalktı çayı koydu. Kahvaltı masasını hazırlamaya başladı. Nilgün dalıp gitmişti. Tarkan’a eskisi kadar sıcak davranamıyordu. Bir yıl geçmişti. Tarkan ile bir gelecekleri olamayacağı belliydi. Tarkan’ın evliliğini bitirmek gibi bir niyeti yoktu. Kendisi de kocası ile yeniden sık sık beraber olmaya başlamıştı. Kocası iplerini gevşetmiş, Nilgün eski yaşantısına geri dönmüştü. Tarkan ise eski ilginin azalmasından, görüşme aralarının uzamasından sıkıntıdaydı. Sürekli görüşmek için baskı yapıyor, görüşemeyince sürekli kavga çıkarıyordu. Hangisi kocası, hangisi sevgilisi şaşırmıştı.

Bu son gece diye geçirdi içinden. Bugün ayrılmak istediğini söyleyecekti. Bu gece son defa sevişecek, beraber uyuyacak ve sabah öpüşüp bir daha görüşmemek üzere ayrılacaktı. Kendisi başlatmıştı, kendisi bitirecekti. Gördüğü rüyalar başka bir imtihana aitti demek ki, yanlış yorumlamıştı. “Sen kahvaltıyı hazırlayana kadar ben sabah meditasyonu yapayım. Çocukları yediririz, onlar oynarken Tarkan ile bizde kahvaltı yaparız “ dedi. Küçük odaya geçti, tütsüleri yaktı, müziği açtı. “OM MANİ PADME HUM.”

Adem dizlerinin üstüne çökmüş, pişmanlık gözyaşları etrafında küçük bir gölet oluşturmuştu. “Yaradanım yalvarırım.” Konuşmak istedi Adem, sözünü devam ettiremedi. Yaradan evreni yok edecek şekilde sinirle konuştu ; “Ben size o ağacı yasaklamadım mı? Ve şeytan size apaçık bir düşmandır demedim mi?” Sevgisi , öfkesini durduruyor, Adem’in boynu bükük yalvaran duruşuna üzülüyordu. Adem’in yanına Havva da gelip diz çöktü, ağlamaya başladı. Elini tuttu Adem’in; Yaradanımız! Biz kendimize zulmettik. Eğer sen bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka kayıp edenlerden oluruz.” Başlarını önlerine eğip hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladılar.

Yaradan, tövbe etmeleri sebebiyle onlara bir kurtuluş yolu buldu. Cennetinden çıkaracaktı, onları ve soylarını tekamüllerini tamamlayıp tekrar Yaradan ile bir oldukları günü hatırlayana kadar dünyaya gönderecekti. Yaratımlarından gelen tüm bilinçleri onlara unutturuldu. Kendileri arayacak, bulacaklardı. Günahları, hataları, sevapları, gülmeleri, ağlamaları ile sürekli yoğrulacak, Yaradanlarına eninde sonunda geri döndürüleceklerdi.

Dünya da Homo Erectus denilen aynı balçıktan yaratılmış bir yaratım vardı. Adem ile Havva o bedenlerden ikisinde yeniden hayat buldu. O günden sonra Ademoğulları yani Homo Sapiensler ayrı bir grup olarak dünyanın zirvesine tırmanırken, Homo Erectusun diğer kolu ise yaşamına bir süre daha Neandertal olarak devam edip sonrasında yaşamsal alandan kayboldu. Yeryüzünde milyonlarca ses içinde yeni bir ses daha duyuluyordu artık. “Annee”

Annemi toprağa vereli üç gün olmuştu. Ağlayamıyor, konuşamıyor, nefes almakta bile zorluk çekiyordum. Sürekli konu komşu, tanıdıklar baş sağlığına geliyor, ev dolup dolup boşalıyordu. Eve çok misafir gelmişte annem onlarla ilgileniyor, o yüzden görüşemiyoruz gibiydi. Gece yemekten sonra Kuran okuması da bitince herkes evlerine çekiliyor, evde babam ile baş başa kalıyorduk. Babam biraz daha oturup odasına çekiliyordu. Bende salondaki koltuklardan birinde gözlerim boş boş odayı dolaşır olarak oturuyordum. İçimde tarif edemediğim, sanki yaralanmışım , ölmek üzereymişim gibi bir acı vardı, ama inlemiyordum bile. Büyükler “Ağla kızım, ağla açılırsın” diyorlardı, ama ben duvar gibiydim.

O gece herkes gittikten, babamda odasına çekildikten sonra salonda oturmak istemedim. Kaç gündür uykusuzdum, belki uyurum diye düşündüm. Babamın odasının kapısı kapalıydı. Müstakil evimizin kapısını açtım, kafamı dışarı çıkardım. Soğuk ama temiz bir hava içime doldu. Bahçede yaşayan kediler hemen miyavlayarak yemek vereceğimi sanıp kapının önüne doluştular. Canım hiçbir şey yapmak istemiyordu. Kapıyı kapadım. Hem alt hem üst kilidi çevirdim. Odama girdim, kapımı kapayıp yatağa uzandım.

Bir ağırlık çökmüştü üstüme. Göz kapaklarımda tonlarca yük vardı. Annemin hastanede öldüğü gün de hiç uyuyamamıştım. Sabaha kadar rüyalarımda annemle beraber olmuş, sürekli sıçrayarak uyanmıştım. Sabah da hastane mesaisi başlar başlamaz hastaneye telefon edip annemi sormuştum. Bir bayan sesi gayet doğal “Anneniz vefat etti, başınız sağ olsun” dedi. Ahizeyi elimden bırakıp telefonun yanındaki sandalyeye oturup kaldım. Babam, halam, teyzelerim koridora üşüştü. Panikle ne olduğunu öğrenmeye çalışıyorlardı. Hiçbir şey söyleyemedim. Ellerimle “bitti” hareketini yapabildim. Herkes feryat figan ağlamaya dövünmeye başladı. Teyzemin “Dün ayakları balon gibi şişmişti zaten. Anlamıştım ben !” diyen sesini duydum.

Kalkıp yatağımı açayım diye düşündüm. Parmağımı kaldıracak halim yoktu. Yatağın örtüsünü kenardan üzerime çektim. Uyuyor muydum, uyanık mıydım emin değildim, boşluktaydım. Odamın kapısının açıldığını fark ettim. İçeri devasa bir ışık kütlesi girdi. Kafası, kolları, bedeni, bacakları vardı. Trilyonlarca ufak, rengarenk ışık yanıp sönüyordu. Bana doğru ilerledi. Nefesim kesilmişti. Gözlerimi ışık kütlesinden ayıramıyordum. Trilyonlarca değişik renkte ışık vardı ama işlerinde kırmızı daha ağırlıklıydı sanki. Hışırtı halinde elektrik titreşimlerini duyabiliyordum.

Yanaştı, yanaştı. Elimi tuttu. İçime sevgi ile huzur doldu. “Anne!” diyebildim. Eğildi, alnımdan öptü. Nefesinin sıcaklığını hissedebiliyordum. “Korkma kızım, korkma kuzum. Ben hep seninle olacağım” dedi. Döndü, odamın kapısından çıktı. Yataktan zıplayarak kalktım. Odamın kapısı açıktı, kafamı sola çevirdim. Evin kapısı da açıktı. Hızla açık kapıdan bahçeye çıktım. Işık kütlesini gördüm. Bir avuç kadar kalmıştı. Ufalarak gözden kayboldu. “Anne, Anne!”diye bağırdım.

Dizlerimin üstüne çöktüm. İçim parçalanırcasına ağlıyordum. Sesime uyanmış babam başımda korku ile dikiliyordu. Kollarımı ona uzattım. Dizlerinin üzerine çöktü, sarıldık. İkimizde hıçkıra hıçkıra ağlıyorduk. Annem hep benimleydi. Var olan bir şey asla yok olamazdı, sadece biçim değiştirirdi; artık biliyordum.

Sosyal Medyada Paylaşın!

Murat KARTALKAYA

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

BİLGİLENDİRME
(1) Bu sitedeki yazılar ve yazara ait yorumlar yazarın görüşlerini yansıtmakta, kişi ya da kurumların yatırım kararlarını etkilemeyi ya da yönlendirmeyi amaçlamamaktadır. Site, yatırım danışmanlığı niteliği ve amacı taşımamaktadır. Bu sitedeki yazı ve yorumları dikkate alarak yatırım kararı verenler tamamen kendi kararlarıyla risk almış sayılırlar.
BİLGİLENDİRME
(2) Bu sitedeki yazıların başlığının ve içeriğinin değiştirilerek yayınlanması halinde sorumluluk bunu yapanlara ait olacağı gibi aleyhlerine yasal yollara başvurulacaktır.
SOSYAL MEDYASosyal Medyada Beni Takip Edin!

Her Hakkı Saklıdır. © Murat KARTALKAYA 2021
Web Tasarım: Krafthink

Her Hakkı Saklıdır. © Murat KARTALKAYA 2021
Web Tasarım: Krafthink

Sosyal Medyada Paylaşın!